Güncel Değişiklikler - Ara:

Metin Gür

Forum

Konuk Defteri

.

Siginmacilar

GÖÇÜN ÖYKÜSÜ (İNSAN KAÇAKÇILARI)

Ekonomik ve politik nedenlere dayanan, ülkeden ülkeye yasal olmayan yollardan insan kaçırma, kaçma ve göçme her dönemde görülmüştür. Federal Almanya başta olmak üzere, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerde Türkiye'den oldukça önde olan ülkelerin, Türkiye vatandaşlarına vize uygulamasını getirmeleri, özellikle Almanya'nın bu uygulamayı 5 Ekim 1980'de başlatması insan kaçakçılığını beklenmedik bir hızla geliştirmiştir.

1980'li yılların sonundan buyana insan kaçakçılığı olayı durmadan yaygınlaşmış, yasal koşullarda çalışan ciddi turizm ve toplu taşımacılık kurumlarıyla yarış edecek güce ulaşmıştır. İnsan kaçakçısı şebekeler bu yolla çok para kazanmaya başlayınca örgütsel alanda etkinliklerini artırmışlar, bu alanda aralarından uzman kişiler çıkarmışlardır.

Ekmek parası için korkusuz bir ortamda, daha iyi koşullarda çalışıp yaşamak umuduyla bu yolculuğa çıkanların sayısı onbinleri aştı. Çıktılar çıkabildikleri kadar!.. Çıkmaya devam ediyorlar!.. Sessizliğin, ağıtların, umutsuzluğun umuda doğru sürükleyişiyle çıkıyorlar yollara... Öyle bir yolculuk ki, umut kapısı Avrupa'ya ulaşmak kimi zaman üç saat sürüyor, kimi zaman üç hafta, kimi zaman da üç ay sürüyor bu yolculuk. Dahası da var, bitmeyen yolculuklar umutsuzlukla sonuçlanıyor. Yollara seriliyor insanların umutları. Sınır kapılarında gerildikçe geriliyor sinirler, bölüşülüyor duygular. Ya yakalanırlarsa?.. Korkular, titremeler, nefes alıp vermede çekilen güçlükler... Günlerce yürünen yollar, gecenin karanlığında dibi görünmez geçilen çaylar ve dikenli, çamurlu tarlalara akan gözyaşları güzellikleri tüketiyor, umutları bölüp parçalıyor... On çocuk sahibi Mardinli Kahraman 33 bin marka malolan umuda yolculuğun Avusturya / Almanya arasında geçen öyküsünü şöyle anlatıyordu:

"...Trenimiz Salzburg şehrine gelince durdu. İndik, bize yol gösteren şebekenin adamı önde biz arkada doğru taksi durağına gittik. İki taksi kiralıyarak ıssız, karanlık bir ormanda ilerlemeye başladık. On kilometre sonra bir köydeydik. Gece saat birbuçuk idi. Taksiler bizi bıraktı gitti. Köyün dışına çıktık. Etrafı ağaçlı dar bir yolda yürüyorduk. Bir süre sonra yol bitti. Yağmur yağıyor gözgözü görmüyordu!.. Küçük çocuklar sırtımıza, büyüklerin elleri elimizde bir yerlere doğru gidiyorduk. Gide gide suyun kenarına vardık. Ama ne biçim su. Bir ses var... bir ses var...sanki büyük bir nehir akıyordu. Çok korktum. Yemin ederim en çok çocuklardan korktum..." Konuşmayı eşi sürdürüyordu: "Eşim çocukları suyun ortasına kadar getiriyor, oradan ben alarak karşıya taşıyordum. Çocuklardan birini bana vereceği sırada ayağı taşa takılınca ikisi birden suya düştü. Çocuk babasının elinden suyun içine fırladı. Bağırdım... bağırdım... ağlarım. Köyde bıraktığımız babamı kardeşlerimi çağırdım!.. Eşim çocuğu yakalayıp bana verdiği halde hala bağırıyordum. Sandım ki çocuk suya gitti."

1965'te Münih'e işçi olarak giden ve 20 Ekim 1989'da bu kentte yaşama gözlerini yuman Fethi Savaşçı, Münih'i ve elkapılarını konu edinen çok sayıda şiir yazdı, kitapları çıktı. İşçi Ozan olarak ünlenen Fethi Savaşçı bir şiirinde, umuda yolculuk yapanların aşmaya geçmeye çalıştıkları Alpler'i Isar suyunu, Türkiye'ye özlem duyguları içinde şu içli dörtlüklerle dile getiriyor:

Şu karşıkı dağlar Alpler olmasa Bozdağlar olsa
Ya bu akan İsar Menderes'e hiç benzemez
Özlemlerimizi duyuramıyoruz Almanlara
Yollar kapandımı kardan mektuplar da gelmez

Bir lokma ekmek için bizi kim attı buralara
O güzelim konukseverlik düşlerde var
Benzin kokuları içinde asfalt yollarda
Yüreğimiz bizim onlar için çarpıyor

Türkiye'den çıkmak, yuvayı terketmek bir kurtuluş muydu? Öyle sanıldı. Kurulu düzenler bozuldu, aileler bölündü, ogüne kadar yaşamın bir parçası olan ama gözden çıkarılan mal mülk yok pahasına satıldı. İnsanlar ayaklanmış, içlerine kor düşmüştü. Göç dürtüsünün önüne geçilemiyordu. Yaşlı genç binlerce insan, "artık buralarda yaşanmaz" deyip yeni bir yurt arayışına çıkmıştı. Sanıldı ki gidilen Avrupa ülkeleri onları hemen bağırlarına basacaktı, ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayacaklardı. Umduklarını bulamayışları , Türkiye'de sürdürülen yaşamın çok gerisinde bir yaşam sürdürmeleri onları yaktı. Türkiye'de var olan morellerinin çok altında morale sahiplerdi. Malatyalı Kandemir ailesi Duisburg kentinde bir sığınmacı yurdunda kalıyordu. Dokuz metrekare büyüklüğünde tek odada on aydır beş kişi biraradaydı. Karşılıklı iki ranzada bulunan dört yatak anne ve çocuklarındı, 54 yaşındaki baba M.Kandemir'de yerde yatıyordu. Ailede psikolojik bunalım doruk noktasına ulaşmıştı. Anne besiye şöyle diyordu: "Ben burada kalırsam ya ölürüm ya da deli olurum. Yanımızdaki odalarda kalanlar hep birbirlerine gidip geliyorlar. Onlar başka ülkelerden, dillerinden anlamıyoruz. Ben de sanki kafesin içindeyim. Köyümüzde rahattık. İki katlı beş odalı evimiz, 40 koyunumuz, iki ineğimiz, kaysı bahçemiz, elma ve armut ağaçlarımız vardı. Şimi sahipsizler. Benim burada işim neydi? Ektik içeriye almaya bırakmadılar. Jandarmalar, "kocanın yerini söyle" diyorlardı. Bilmediğimi söyleyince , neden kocana sahiplik etmiyorsun" derlerdi."

'KENDİMİZ ETTİK, KENDİMİZ BULDUK'

Dinslaken Duisburg yakınlarında, çevresinde maden ocakları bulunan küçük bir kent. Bu yörenin en büyük sığınmacılar yurdu kentin hemen kıyısında. Çeşitli ülkelerden 900 sığınmacı barınıyor. Enternasyonal bir köy görünümünde. Duisburg'dan Dinslaken'e giden arayolu onun önünden geçer. Çevreden kopuk, kent yaşamı buraya kadar uzanmaz. Tenha mı tenha. Eskiden kalma birkaç ev yurdun yakınlarında görünüyor. Ama bunlarda da sanki hiç kimse oturmuyor, sessizliğin içine gömülmüş kalmışlar.

Yurt... adı yurt... Yıllar önce maden işçileri için yapılmış tek katlı birbirine bitişik, aynı tipte lojmanlar. Tesbih dizileri gibi geniş bir alan üzerine sıra sıra dizilmişler. İçleri kadar dişleri de bakımsız, harebeye dönmüşler. Kimi pencerelerin kırık camlarını sığınmacılar kağıtlarla kapatmışlar, kimi pencereler ise, yabancı düşmanlarından korunmak amacıyla kontrplaklarla kapatılmış.

"Haus Berlin" adını taşıyan sıradaki evlerden birine giriyoruz. Evin hanımı Bayan Yeter Ç. kendi ülkesinden bir insanla karşılaştığı için sevinçli. Tanışma, halhatır sorma faslını tamamladıktan sonra sığınmacı yurdundaki yaşam üzerine konuşmaya başlıyoruz. Yeter Ç.'nin dertleri sıkıntıları çok. Bir dokun bin dinle. Anlatıyor, anlatıyor, duygulanıyor yine başlıyor anlatmaya sığınmacı yaşamını. Kimseye söz bırakmıyor. "Pislik bir yandan, her çeşit yemeklerin kokusu bir yandan. Biz bir çeşit yiyoruz, Romen bir çeşit yiyor, Yugoslav başka bir çeşit yiyor. Bu kokuları alınca başıma ağrı giriyor" diyor. Eşi oturduğu yerde tesbih çekmekle yetiniyor. Karşımdaki koltukta, hiç konuşmayan yabancı olduğu anlaşılan bir kişi oturuyor. Yeter Ç.'ye, onun kim olduğunu soruyorum. "Kiliseden tanıdığımız papaz, bizi görmeye gelmiş" diyor. Ne onlar Almanca, ne de papaz Türkçe biliyor. Yakınlarında camiler olduğu halde bir müslümanın kapılarını açmadığını söyleyen Yeter Ç., herkesin iyi gün dostu olduğunu söyleyerek konuşmasını şöyle sürdürüyor:

"Buraya geleli kafamda akıl kalmadı. Herşeyi unuttum. Bu hayımda kafa mı kalır. Tuvalet karışık. 15 günde bir toplanıp tuvaletleri temizliyoruz. Birkaç saat sonra tekrar gittiğimizde eskisi gibi olduğunu, pislikten geçilmediğini görüyoruz. Karışık her millet var. İşte bu sıkıntılar benim dertlerimi unutturuyor. Türkiye'de kardeşimin kızının öldüğünü, İngiltere'de oturan tanıdıklar bize telefonla haber verdiler. Oturdum birazcık ağladım. O sırada komşu kadınlar bana seslenerek, 'gelde banyonun halini bir gör' dediler. Hemen ağlamayı bırakıp ona koştum. Acıyı unuttum. İlk geldiğimizde arada sırada ağlıyorduk... Buranın sıkıntısından şimdi gözümüzdeki yaşta kurudu."

Bayan Yeter Ç. ile söyleşimizi sürdürüyoruz:

- Öteki ülkelerden olan bayanların dillerini bilmediğinize göre nasıl anlaşıyorsıunuz?

- İyi, hoş birşey konuşunca yumuşak konuşuyoruz. Ne söylediğimiz ağız hareketlerimizden, suratımızdan belli oluyor. Ortalık kirli olunca sert konuşuyoruz, onlar kendi dilleriyle, biz de kendi türkçemizle bağırıyoruz. Kimi zaman hızlı hızlı konuşuyoruz, sonra sakinleşiyoruz. Bazen aramızda kavga çıkınca şefi çağırıyoruz.

- Bu yurtta hangi ülkelerden sığınmacılar var?

- Üç çeşit, Türk, Yugoslav ve Rum. Hele bir Yugoslavın tam dokuz çocuğu var. Bizim kaldığımız bu sırada 11 oda var. Dokuz aile yaşıyor. Yetmiyor ama yaşıyoruz.

- Böyle kalabalık, dilini, töresini bilmediğiniz insanlar içinde hiç yaşamış mıydınız?

- Nerede!..

- Köyünüzde kalabalık değil miydiniz?

- Herkesin evi ayrıydı, herkes ailesiyle yaşıyordu. Burada dokuz aile bir koridora çıkıyoruz, dokuz aile bir banyoya giryoruz, dokuz aile bir tuvalete oturuyoruz. O zaman yaşamın tadı olmuyor. Kafalar birbirine denk değil, gönüller biribrini tutmuyor.

- İnsanları sevmiyor musunuz?

- İnsanlar sevilir sevilmesine ama anlaşırsan. Anlaşamazsam sevemiyorum. Sevmek öyle kolay değil.

- Gelmeseydiniz?

- Demesi kolay, geldik işte. Kendimiz ettik, kendimiz bulduk. Güzel, serbest ülke dedik kaçtık buraya.

- Türkiye'de bıraktığınız yakınlarınızla telefonla konuştuğunuzda ne diyorlar, onlar da buraya gelmek istiyorlar mı?

- Evet, "biz de gelsek nasıl olur?" diyorlar. Buranın bizim hoşumuza gitmediğini, birgöz odada kaldığımızı söylüyerek 'gelmeyin' diyoruz. Ama inanmıyorlar. "Herkes gidiyor biz de gelmek istiyoruz" diyorlar.

- Siz Türkiye'de iken Almanya'daki tanıdıklarınız aynı sözleri size söylemişler miydi?

- Evet, "gelmeyin, gelmek istiyorsanız politikayla uğraşın. Yoksa burada yaşayamazsınız" diyorlardı. Söylediklerine inanmıyorduk. Geldik, gördük ondan sonra inandık.

- Şimdi kendinizi özgür olarak görüyor musunuz?

- Devamlı burada yaşıyacaksak böyle özgürlük batsın. Biz insanların en son sırasındayız.Bizi küçük görüyorlar. Bir türlü sevilemedik. Doğuştan kadereimiz anlımıza yazılmış...

Düzenle - Geçmiş - Yazdır - Güncel Değişiklikler - Ara
Sayfa en son 26/01/2008 saat 18:30 tarihinde değiştirildi