Güncel Değişiklikler - Ara:

Metin Gür

Forum

Konuk Defteri

.

TKPAvrupa

TKP’NİN AVRUPA YILLARI

Diyardan Diyara

TKP’NİN AVRUPA YILLARI” NA KİM NASIL BAKIYOR?


Uzunca bir çalışmanın ve birikimin ürünü olan “Diyardan Diyara / TKP’nin Avrupa Yılları”Kitabi 2002’nin Ekim ayında çıktı; ama bu çıkış o kadar kolay olmadı. Ülkeler arası gibi çok geniş bir alana yayılan TKP’nin varlığı, izleri üzerine aynı boyutta belge ve bilgi toplamak; bunları titiz bir şekilde gözden geçirerek, subjektif yaklaşımları, yanılgıları en aza indirmek ve sonuçta yazmaktı. Kitabı kitap yapan bu iki temel çalışmanın ardından ürünün gün ışığına çıkması ve okuyucusuna ulaşması için yol, kitabın içeriğine dokunmayan, olabildiği kadarı ile yayınevi kurallarına uyan bir yayınevinden geçiyordu. Kitap okuma alışkanlığının olmadığı, kitap okuma oranının yüzde 4.5 geçmeyen ve Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’na göre, 173 ülke arasında 83. sırada olan bir Türkiye’de yayınevi bulmak, yayın dünyasına girmek o kadar kolay değildi.

Bu süreçlerin kendine özgü ciddi sıkıntılarını yaşadım. Başta gelen maddi sıkıntı oldu. Böyle bir çalışma sadece masa başında bilgi sayarın önünde oturmakla yapılmıyordu. Almanya’da, sosyal ve kültürel uğraşıları amaç edinmiş bir dizi demokratik yapılı Alman vakıfları var. Bunlara konuyu anlatan yazılı başvuruda bulunarak biri olmazsa birinden destek alabileceğimi düşündüm. İçlerinde Demokratik Sosyalizm Partisi’nin (PDS) Roza Luxemburg Vakfı’da vardı. Ancak, kimi vakıflar, konunun kendi çalışma alanının dışında olduğunu bildirerek istemi geri çevirdiler, kimileri yanıt vermedi; bunlar arasında olan Roza Luxemburg Vakfı’da destek veremeyeceğini bildirdi. Kapılar böyle kapanınca, Almanya ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde zor günler dostu dostlarımda, ekmeklerini paylaşan candan insanlarda konaklayarak çalışmalarımı sürdürdüm. Tabandan gelen bir insan olarak yaşamımda hiç lüksüm olmadığı için aza kanaat ederek, önemli bir görev saydığım böyle bir çalışmayı yerine getirmeye çalıştım.

Yanlışlarımızı saklamadan, korkmadan yazmak

Zaman su gibi akıyordu. Öyle baka kalmamak, geçmişimizi dillendirmek, kendimizi sıkmadan eksikliklerimizi, yanlışlarımızı saklamadan yazmak zorundaydık. Çünkü geçmişin, yaşadığımız ortamın birer tanığı idik. İnsanın doğasında geçmişini geleceğe bağlamak vardır; bu bir yasadır. Bu böyle olmasaydı ne toplumlar ilerler, ne de sistemler değişir, çağlar oluşurdu.

“TKP’nin Avrupa Yılları” işte böyle bir düşüncenin ürünüydü. Yazarken kendi kendimi sıkıdenetimden geçirmeyi en aza indirgemeye çalıştım. Bir yazar olarak kimilerinin hoşuna gideceğini ya da gitmeyeceğini ön plana çıkarmadım. Gördüklerimi, yaşadıklarımı, duyduklarımı ve anlatılanları olduğu gibi yazmaya özen gösterdim. Olanaklar ölçüsünde, yaşanan olayları, anıları tek kişiden dinlemekle yetinmedim; yazılı ve sözlü bilgilere ulaşmaya çalıştım. 1958’den 1970’e kadar TKP’nin Leipzig bürosunda çalışan Anjel Açıkgöz’le, Berlin’de yaşayan eski TKP Politbüro Üyesi Orhan Yıldırım’la ve son Genel Sekreter Haydar Kutlu ile ve çok sayıda eski TKP’lilerle birebir görüştüm. Bunlar olumlu yaklaşımlarıyla TKP’nin geçmişine ışık tutacak açıklamalarda bulundular, böylece kitaba bilgi desteği verdiler. Yüreklice açıklamaları başkalarına örnek olsun.

Kendi arşivim ve TKP’nin yazılı kaynakları bu çalışmamın temelini oluşturdu.

Şunu açıkça belirtmek gerekiyor; TKP’nin Avrupa’daki yılları birkaç kitapla anlatılmayacak kadar zengin bir birikime sahip. Filmlere, romanlara konu olacak bir göçmenlik yaşamını, öyküsünü bağrında taşıyor Avrupa toprakları. Kara vagonlarla yurtdışına sevk edilen Türkiyeli işçilerin yaşamıyla örülerek yükselen bir dönem daha yeterince yazıya dökülmedi. Nice arası açılmamış olaylar, zaaflar, kin bağlamalar, acılar sevinçler, aşklar, özlemler geldi geçti!.. Kimi unutuldu, kimi yüreklerde yara olarak kaldı, kimi de kalplere kazındı!.. Bu kadar verimli konunun içinde benim yaptığım çalışma deyim yerindeyse bir tadımlık. Emperyalizmin “Yeni dünya düzeni” olarak adlandırılan çok boyutlu küresel saldırının yoğunlaştığı, tekdüze insanın yaratılmaya çalışıldığı bir ortamda kitap ilgi gördü, okuyucusunu buldu, yankı uyandırdı. Bu, her yazar gibi benim de beklediğim bir gelişmeydi.

Okuyuculardan çeşitli eleştiriler geldi. Herkes kendi bakış açısından, geçmişi ile ilişki kurarak kitabı değerlendiriyordu. Kutlayanlar, yıllarca TKP saflarında çalıştıkları halde parti tarihini yeterince tanımadıklarını söyleyenler az değildi. Beklentileri olanlar, kitapta okumak istediklerini, akıldan geçenleri bulamayanlar, benim parti çalışmalarımla ilgili bilgilere gereksinim duyanlar, bir grup yoldaşla partiden neden uzaklaştırıldığımızı, bu gelişmelerin ardından, benim, politik ve ekonomik baskı, tehdit altında kalarak TİP’e (Türkiye İşçi Partisi) tekrar nasıl döndüğümü öğrenmek isteyenler vardı. Okunan kitap eleştirilir de övülür de. Beni özendirici, sevindirici bir yaklaşımdı bu.

Yukarıda belirtildiği gibi bu kadar geniş alanı bir kitaba sığdıramazdım. Okuyuculardan gelen tepkiyi de göz önüne alarak “TKP’nin Avrupa Yılları (2)” yı hazırlamaya karar verdim. Bu kitapta özetle, Avrupa’daki tarihsel koşullar içinde ortaya çıkan TKP yanlısı derneklerin; TKP’deki gelişmelere paralel olarak geçirdikleri aşamaların karakteristik yanları, İran İslam Devrimi’nin TKP üzerindeki etkisi, komünizme ve Türkiye işçi sınıfına bağlılığın coşkulu gösterileri, kültürel etkinlikler, “komünizm güzellik için savaştır” anlayışına bağlı kalarak Almanya’daki üyelerin tüm yönlü gelişmesi için içe ve dışa dönük eğitici teorik çalışmalar, TKP’nin dışındaki sol akımlarla ilişkiler; onların bize, bizim onlara bakış açımız, doğrularımız – yanlışlarımız, partinin yaşamsal prensiplerinden olan demokratik merkeziyetçilik prensibini nasıl anladığımız, yeni belgeler ve dünün TKP’lileri bugün ne yapıyorlar başlıklı konular yer alacaktır.

Eleştirinin içeriği içsel sıkıntıların dışa vuruşu

Eleştirinin toplumsal yaşam içinde önemli bir işlevi var. Sözlük anlamında eleştiri; bir düşüncenin, bir yapıtın doğruluk ya da yanlışlığını ortaya çıkarmak, gerçek değerini belirlemek için onu incelemek, tenkit etmek. Bu araç gelişmiş ülkelerde, Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde değişik biçimlere girer; ülkenin ekonomik, politik ve sosyal gelişmişliğine göre farklı içerikler kazanır. Öteden beri yazılı ve yazısız ‘yasak’la sindirilmiş Türkiye toplumunda eleştiri takıye biçimine dönüşür, sınıfların çıkarına göre içerik kazanır; illegal (yasaklı) koşullarda çalışan partide bu mekanizmayı kullanmak daha da zorlaşır. TKP’nin başlıca sıkıntılarından birisi buydu. Yaşanan ortamın, koşulların ve öyle koşullarda oluşan insan malzemesinin sonucu parti, Leninci parti prensiplerine göre kuşatılmış tam bir parti olamamanın sıkıntısını çekiyordu. Yukarıdan aşağıya hepimiz o çarkın içinde bu yapının bir parçası, yüklendiğimiz görevlerin ağırlığına göre taşıyıcısıydık. “İllegal koşullarda merkeziyetçilik ağır basar” diyerek, hesap verme, hesap sorma işlevi yaşamsal bir ilkeye dönüştürülememişti. Gizlilik koşullarında, yöneticiler olarak subjektif yaklaşımlarımızda bu ilkenin abartılı biçimde uygulanmasını getirdi. Burada detayına inmek istemiyorum; ama merkez komitesinin bir araya gelme olanağı olduğu zamanlarda bile, politbüronun merkez komitesi adına bildiri çıkarması, yanlış bilgilendirmeler sonucu TKP içinde ya da dışında olan kimi komünistler hakkında, radyodan en ucuz suçlama olan ‘ajanlık’ yakıştırması yayını yapılması, daha bir dizi sorunlar bizi, Federal Almanya Yöre Komitesi’ni rahatsız ediyordu. Burada, kısaca bir gerçeği daha vurgulamak istiyorum; TKP Politbürosu, Almanya başta olmak üzere durmadan serpilip gelişen yurtdışındaki parti tabanını yönetecek, yönlendirecek güçte değildi. Deyimi yerinde ise alt gelişiyor, üst pasif kalıyor, ayak bağı oluyordu. Bunun birtakım nedenleri vardı. Başlıca etken, 1970’li yılların başında elde olan, ulaşılabilen insanlarla politbüro ve merkez komitesinin oluşmasıydı. M. Demir’in mektubunda belirttiği gerçeği yansıtmıyor; politbüro üyelerinin bir kısmının Batı Berlin’den oluşması, onların tüm yönlü gelişmiş komünist oluşlarından değil de, Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne yakın oluşlarındandır. Başka seçenek yoktu. B. Berlin’den polirbüro üyesi olanların hiçbirinin Türkiye’de bir devrimci geçmişinin olduğunu anımsamıyorum. Yani aşağıdan yukarı çalışarak eylemlerde olgunlaşarak, parti organlarında deney kazanarak oraya yükselmemişlerdi. Daha çok öğrenci kesiminden geliyorlardı. Bu eksiklikleri parti yaşamımız boyunca taşıdık Yürükoğlu’nun TKP yöneticilerinden ayrı düşmesinin, karşılıklı sert eleştirilere girmelerinin, 1980’deki askeri darbeden sonra Federal Almanya Yöre Komitesi’nin, Merkez Komitesi’nin kararı olmadan dağıtılmasının; bu karar karşı tepki gösteren Federal Almanya Yöre Komitesi’nin , konuyu görüşmek amacıyla Almanya genelinde sadece sekreterlerin ve politbürodan da bir yetkilin katılımı istemiyle konferans toplama kararını alması, kararın partiye iletilmesinin hemen ardından politbüro adına bir üyenin Alman Komünist Partisi’nden bir yetkiliyi de yanına alarak karşı kampanya yürütmesinin ve sonuçta 25 kişinin partiden uzaklaştırılmasının, Politbüro üyesi H. Erdal’ın görevinden uzaklaşarak İngiltere’ye sığınmasının altında yatan neden budur. Yürükoğlu’nun basında yayınlanan yazılarını toplayan ve İşçi’nin Sesi yayınları arasında çıkan “Kırkın Yarısı” kitabının 369. sayfasında şöyle deniyor: “Türkiye Komünist Partisi kuruluşundan bu yana çok kısa aralıklar dışında, gerçek bir parti olarak çalışmamıştır. Bunun nedenlerini burada tartışacak değiliz. Yalnız, ortaya çıkan kaçınılmaz bir sonuca dikkatinizi çekmek gerekir. Türkiye Komünist Partisi, uzun tarihsel dönemler gerçek bir parti yaşamı görmediği için, gerçek bir demokratik merkeziyetçilik de yaşamamıştır. Ne gerçek bir parti-içi demokrasi, ne gerçek proleter disiplini yaşamamıştır. Partinin 4. Kongresi 1932 yılında, tam 48 yıl önce yapılmıştır. Kırk sekiz yıldır partiyi yönetenler, örgütünün seçtiği yöneticiler değildir.”

Eleştiri ve özeleştiri yapma yürekliliği gösterilemiyor

TKP yöneticilerinin önemli bir bölümü Bilimsel Sosyalizm teorisi üzerine eğitimliydi; ama onun parti yaşamına indirgenmesi konusunda ne yazık ki geri konumda idiler. Bunun böyle olduğu 12 Eylül darbesi öncesinde ve sonrasında çok açık şekilde görüldü. Geçmişteki parti yaşantımız o kadar içimize işlemiş ki, aradan yıllar geçtiği halde hala kendimize gelemiyoruz, eleştiri ve özeleştiri yapma yürekliliğini gösteremiyoruz. Eksiğimizi, yanlışımızı sesli söylersek sanki lekelenecekmişiz gibi korkuyoruz. O nedenle, geleneğimizde olmadığı için yaptığımız eleştirilerin de tadı tuzu olmuyor.

TKP’nin Avrupa Yılları’na yönelik yazılanların ve söylenenlerin içinde buna en çarpıcı örnek, eski TKP Politbüro Üyesi Mustafa Demir’in bana yazdığı (25.01.03) mektubu. Mektubun gerek içerik, gerekse üslup bakımından elle tutulacak bir yanı yok. Muhatap alıp yanıt vermek bile istemiyordum. Ancak bu mektubun kimine elle, kimine Internet aracılığıyla, karalama kampanyası biçiminde yollandığını duyunca bunu yazmak zorunda kaldım.

M. Demir, beni dedikodu batağına çekmek istiyor. Bu kadar pervasızca bir tavır sergiliyor mektubunda. Bizim iç durumumuzu tanımayanları, göçmenlik olgusunun ağır bastığı o dönemi yaşamayanları, örgütsel mekanizmaların yerli yerinde olmadığı, ikili görüşmelerin ağır bastığı bir dönemi bilmeyenleri şaşırtıyor, yanıltıyor. Onlara iyi örnek olmuyor, TKP tarihine doğru yaklaşım göstermiyor, eksikleri yanlışları saklıyor, TKP’nin tarihini, keskin devrimci motiflerle süslemeye çalışıyor, onu bir de “katı” ve “uç” akımların kullandığı kelimeleri kullanarak savunur görünüyor.

Oportünist bir yaklaşım!

Oportünizm işçi sınıfı hareketi içinde, en zor dönemlerde kendini göstermiştir. İşçi sınıfına, emekçi halka sol adına, komünizm adına zarar vermenin çok çeşitli şekilleri vardır. Bazen bu o kadar ince ve ustalıkla yapılır ki, çokları anlamadan bu akımı savunanların arkasına takılabilir; tarihte bu görülmüştür. M. Demir mektubunda, Bilen’e tek yanlı bakarak sahip çıkarken, onun yanına Yakup Demir’i, Haydar Kutlu’yu, Yürükoğlu’nu, H. Erdal’ı ve kendisine komünist diyen herkesi ekliyor. Bu çalışmayı yaptığım sırada bana bir ya da iki kişinin telefon numarasını vermesinin bir hata olduğunu belirtiyor.

M. Demir, kendisini koruma amacıyla, geçmişte partinin en üst yönetiminde olanlardan biri olarak politik yaşamında karşı mücadele verdiği insanları hiç hakkı yokken bir solukta savunmaya kalkıyor. Bu tehlikeli bir yaklaşım. Şunu hiç unutmuyorum: Kitap çalışmasına 1997’de başladığım zaman Yakup Demir’in (Zeki Baştımar) yaşam öyküsünü öğrenmek için yakınlarını araştırmaya koyuldum. Türkiye’ye gidip İstanbul ve Trabzon /Sürmene’de yakınlarını buldum. Zeki Baştımar’ın ölüm haberini gazetelerden okuduklarını belirttiler; ama mezarının nerede olduğunu bilemediklerini, arama olanaklarının da olmadığını, kendilerine Zeki Baştımar’ın ölümle ilgili hiç kimsenin haber vermediğini söylediler. Mezarının nerede olduğunu Almanya’da araştırmaya başladım. Batı Berlin’e giderek, o dönemi yaşayan, ulaşabildiğim eski TKP’lilerle konuştum. Leipzig’de olduğunu söyleyenler çıkıyordu; ama adresi yoktu. M. Demir’in haberi olabileceğini söyledikleri için onunla görüştüm. Aldığım yanıt küçümser bir tavır içinde aynen şu oldu: “Ölüleri boş ver, onlarla ne uğraşacaksın!” Kendisinin de bilmediğini söyledi. Oldukça ilgisiz olduğu görülüyordu. Bu yaklaşım beni oldukça üzmüştü. Yakup Demir’in mezarının yerini ve adresini bana söyleyen Veysi Sarısözen oldu.

Şimdi sorum şu: Yakup Demir ölümünden bu yana ilk kez bir kitapta yerini buluyor, anılıyor. Birçok eski TKP’li okuyucu bundan memnun. Keşke olanak olsaydı da Bilen’de içinde olmak üzere öteki TKP yöneticilerinin yaşam öyküsüne ulaşabilseydim. Aynı objektif bir gözle onları da yazardım.Yakup Demir’in böyle anılması ve onu anlatan yazı içinde ona sahip çıkılmadığının çarpıcı örneklerle verilmesi yüzünden mi, M. Demir bunun ezikliği içinde ona sahip çıkar görünüyor? O günler hatırlatıldığı için mi saldırıyla karşılık veriyor? Bir noktayı daha hatırlatmak istiyorum: M. Demir, TKP’nin 15 günde bir çıkan “Durum” bülteninin 1 Aralık 1974 tarihli sayısına bir baksın. Burada Merkez Komitesi adına zoraki bir duyuru var. Yakup Demir’in ölümü sadece sekiz satırla veriliyor. Hakkında hiçbir yazı yok, çıkmadı.

Burada söylemek istediğim şu; olaylar yanlış yansıtılmasın, haksızlıklar açıkça dile getirilsin. Aynı haksızlık Bilen’e ya da Kutlu’ya yapılsaydı aynı duyarlıkla ona da karşı çıkardım. Ben araştırmam sonucunu yansıtıyorum, gördüklerimi dile getirmeye çalışıyorum. Ama M. Demir bu değerlendirmem için “Demir ve Bilen çarpıtması” olduğunu söylüyor. Bunun üzerine gerçekleri söylemekten kaçarak bol bol demagoji yapıyor. Sadece haksızlıklar Yakup Demir’e yapılmadı. Hikmet Kıvılcımlı’nın hasta halinde DDR’e sokulmayarak nasıl geri çevrildiğini ve Yugoslavya’da yaşamını yitirişi de dramatik bir olaydı. Kitap çalışmasını sürdürürken bu konunun da aydınlığa çıkması için epey çaba harcadım. Tanıklar aradım; ama bulamadım. O zaman suyun gözünde olan M. Demir şimdi ona da sahip çıkıyor, Mihri Belli’ye de. Sahip çıkmak yaşanan olayları genç kuşaklara olduğu gibi açıklamakla olur. O zaman TKP içinde yerilen, yerilmenin ötesinde ağır şekilde suçlanan bunlar değil miydi? M. Demir’in mektubunda bana kullandığı dili o zaman bunlara karşı kullanıyorlardı. “Hepsi ayrı karakter ve özellikte insanlardı (M. Demir)” deyip geçmişin üzerine sünger çekilemez. Öyle olsa bile insana şunu sormazlar mı ‘Ayrı karakterde olan insanlara bile tahammül edemeyerek el kapılarında ölümüne neden olmadınız mı? Cenazesine Türk Hükümeti sahip çıkmadı mı!..’

O zaman parti yönetimlerinde olan biz ne yaptık? Korkmadan yeri geldikçe eleştiri ve özeleştirimizi yapmak, devrimci harekete bağlılığın bir göstergesidir. Bunu da militanca, devrimciye yakışır bir biçimde yapmalıyız. Karalamak, doğru olamayan bilgilerle üste çıkmaya çalışmak bir şey kazandırmaz.. Geçmişimizi geleceğe doğru bağlama sorumluluğunu taşıyoruz. Biz, o dönemde parti yönetiminde olan deneysiz işçi gençlerdik. Bilgiye, öğrenmeye susamıştık.

Gözüm TİP’te açıldı, dogma yaklaşımlarım oradaki çalışmalarım sırasında yıkıldı. İşçi olduğumu, işçi sınıfının, sömürünün ne olduğunu orada öğrendim. Böyle bir yapı içinde, Almanya’ya işçi göçünün sonucu TKP’nin saflarında yer aldım. Şu an bile, iyi ki almışım diyorum.

Geçmişe gözümüz kapalıydı. O dönemi bize bağlayan hemen hemen yazılı bir mirasta yoktu. Geçmişimizi nereden öğrenecektik? Yaşlılardan, o dönemi yaşayanlardan. Zeki Baştımar’dan, Ahmet Saydam’dan (Aram Pehlivanyan) ve İsmail Bilen’den. Onlar geçmişi sözlü olarak her fırsatta anlattılar. Bu geçmiş iki başlık altında bize yansıyordu: a) İşkence, b) iç çekişmeler. Böylesi iki olgu partili olarak bizi giderek tartışmadan, düşünmeden, disiplin adı altında kalıpçı davranmaya itiyordu. Örnek olarak aldığımız onlar gibi düşünmek, onlar gibi konuşmak, onların ‘hain’ dediğine ‘hain’ demek gibi farkında olmadan davranışlar içinde kendimizi bulduk. İşte böyle bir süreç içinde ben de, biz de, yoğun çalışmaların sonucunda elde ettiğimiz başarılara da, başarısızlıklara, yanlışlara da ortak olduk. Ama hep böyle gitmedi. Teorik düzeyimiz yükseldikçe, deneyimiz arttıkça Federal Almanya Yöre Komitesi olarak yanlışlara karşı çıkmaya başladık. Komite toplantılarında partinin genel çalışmalarını değerlendiriyorduk, üyelere, partiyi korumanın ve güçlendirmenin yolu, her konuda bilinçli, aktif parti üyesi olmaktan geçer şeklinde uyarıyorduk. Onların daha özverili olabilmesi için eğitici çalışmalara önem veriyorduk. Federal Almanya Yöre Komitesi TKP’nin, en çok işçi kökenli tabana sahip olan, en çok çalışan komitelerinden biriydi. Karşı çıkışımızı, eleştirimizi raporlar biçiminde partiye iletiyorduk. O raporların da politbüroya ulaşıp ulaşmadığını, ulaşdıysa da değerlendirmeye alınıp alınmadığını bilemiyorduk. Çünkü başka olanağımız yoktu. En yetkili organ merkez komitesi idi; ama onun toplantısı da birkaç yılda bir oluyordu. Sonuçta aktif, çalışkan ve her uygulamaya göz yummayışımızın karşılığı, daha öncekilere yapılanlar bize de yapıldı; partiden uzaklaştırıldık.

M. Demir, yaptığım söyleşileri aynen kullandığıma karşı çıkarak, “Röportajlar, söylenenler yanlış ya da doğrudur demiyorum, senin bunları yanlış, kasıtlı değerlendirdiğini söylüyorum” diyor. M. Demir işte burada bir başka biçimde kendisini ele veriyor. Politik termilojide buna oportünizmden başka ne denir? İnsan, söylediklerinin doğru olmadığı kanıtlanıncaya kadar sözünün arkasında durmalı. Sadece duygularla , doyumsuzluğun etkisiyle yanlışlar olmamış gibi algılayabilir, buna kendi kendini inandırabilir; hatta böyle bir gerilim içinde şiddet ve buna benzer savunma araçlarını da devreye sokabilir. Bu günümüzde toplumsal yaşam içinde görülmeyen bir olay değildir. Ama geçmişin güzelliklerini korumak, yanlışların ise altını çizmek için gerçek çıplak bir biçimde ortaya koyuluyorsa o zaman kişiye düşen, eleştiri - özeleştiri yapma olgunluğunu göstermesidir. M. Demir söyleşilere ne “yanlış” diyor, ne de “doğru” diyor. Peki, ne öyle ise?.. Doğru dese kitabı aklamış olacak, yanlış dese söyleşi yaptığım eski TKP’lileri karşısına alacak, TKP’nin tarihini bilenler tepki gösterecek. Bunun neyi yanlış; insanlar geçmiş parti yaşantılarını bugünün rahat ortamında saf ve temiz bir biçimde dile getiriyorlar. Bu bir hizmettir, geleceğe umut dolu gözlerle bakmaktır. Yarının güzel Türkiye’sini kurmaya aday olanlara deney aktarmaktır. M. Demir böyle ayak bağı olma tavrına gireceğine, yakışıksız tanımlamalarla böyle bir çalışmaya karşı çıkacağına, geçmişin yanlışını savunmaya soyunacağına, herkesten önce o deneyimlerini yazarak okuyucuların, TKP’nin yolunda yürüyen inançlı genç kesimin karşısına çıksaydı.

Kişi ilahlaştırılırsa yanlış görülmez

M. Demir gibi TKP tarihine tutucu, bağnaz, kışkırtıcı bir üslupla yaklaşanlar, TKP’nin geçmişine objektif yaklaşmak isteyenleri, aşırı uçlara itmeye uygun bir ortam yaratabilirler. Buna özellikle dikkat etmek gerekiyor. TKP’deki iç çekişmeleri bilmeyen mi var! Yaşanan ağır koşullarda bunun öyle olmayışı fiziksel olarak insan yapısına ters olurdu. O zaman bunu bir biz bilmiyorduk. Duysak da inanmazdık; söyleyeni bölücülükle, parti düşmanlığıyla suçlardık. Biraz dikleşirse ‘Ajan” derdik. Örgüt ya da kişi ilahlaştırıldığında bunlar görülmez. ‘İlahi, insan üstü güce sahiptir !’ Demek ki insan insanı koruma uğruna neler yapabiliyor, ne çeşit kılıklara girebiliyor.

M. Demir kalkmış mektubunda “Demir Yoldaşla Bilen Yoldaşın karakter ve mizaçları ayrı ayrı idi. Ama bu iki ayrı karakter parti için birbirini dışlayan değil, tamamlayan bir zenginlikti” diyor. Kitap da bunlara yönelik tanıklara, belgelere, gördüklerime dayanarak verdiğim bilgilere M. Demir karşı çıkarak, Demir’e ve Bilen’e saldırdığımı iddia ediyor. Olacak şey değil, keşke öyle olsaydı da öyle yazıp, söyleseydik. Bugünden sonra olanı kimden saklayacağız. Çünkü yaptığımız tarihimize bir katkı. Onların arasındaki ilişkiler ‘bir zenginlik değildi;’ olsaydı bugün TKP’nin Türkiye’de farklı bir yeri olurdu. Biz de M. Demir’le böyle karşı karşıya gelmezdik, geçmişte çözümlenmeyen sorunları bugüne taşımazdık. Geçmişte yaşanan sıkıntıları inkar ederek bir yerlere tutunmaya çalışmak boşuna. Gün, geçmişten ders çıkarıp geleceğin güneşli günlerini yaratacak sosyalizm için mücadele etme günüdür.

Tanıkların söyledikleri doğrudur; aynı zamanda söylenenler çok değildir, azdır. Öyle koşullar altında elbette ki Yakup Demir bir dram yaşamıştır. Onu yakından izleyen eski TKP’liler buna tanıklık ediyor. Eğer tutulduysa, Yakup Demir’in genel sekreterlikten uzaklaştırılışından ölünceye kadar olan yaşamının tutanaklarını M. Demir ortaya çıkarabilir mi? Aynısı Bilen, Saydam gibi öteki parti yöneticileri için de geçerlidir. Büyük bir olasılıkla bu tür bir çalışmanın olmadığını düşünüyorum. O dönemi yaşayan ve parti üst yönetiminde olan, Bilen’in çok yakınında yer alan ve yurt dışında yaşayan eski TKP’liler bugün farklı konumdalar. İçlerinde o dönemi hatırlamak istemediklerini, geçmişte yaptıklarından pişmanlık duyduklarını söyleyenler var. Demek ki böyle bir de kopukluk, kayıp var. Kendi kendime şunu soruyorum: Kitap yazanlar suçlanıyor. Yazılanların hepsinin iyi olduğunu söylemiyorum; geçmişi, onun içinde lider olan kişileri nasıl yazacağız? En mükemmel bilgilere, belgelere ulaşmak olanaksız; hem özel koşullardan dolayı, hem de az yazı yazmanın, az okumanın özendirildiği bir toplumun insanları oluşumuzdan. Avrupa’daki partiler ve liderleri üzerine her türlü bilgiye, belgeye ulaşmak olanaklı. Eleştirmenin önünde engeller yok. Kimse kimseyi eleştiriden dolayı ‘düşmanlık’ la, “şarlatanlıkla” suçlamıyor.

Bilen’i eleştirmeyi antikomünislikle, provakatörlükle suçluyor M. Demir. Söz söyleyene yakışır. Zavallıca bir yaklaşım. Sözün bittiği yerde böyle saldırı başlar. Bu sadece bir üslup sorunu değil, aynı zamanda kişinin kalitesini gösteren çarpıcı bir örnektir. Bir rastlantı sonucu M. Demir gibi yöneticilerin olduğu bir partide inancımdan, partinin geleneklerine bağlı kalmaktan hiç ödün vermedim. Dün ne isem bugünde oyum. En zor koşullarda, Türkiye’de arandığım yıllarda bana sahip çıkan, bağrına basan saygıyla andığım Behice Boran ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) oldu. M. Demir ve onun gibi düşünen yandaşları beni polise teslim edecek kadar acımasızdılar. Bugün kuzu postuna bürünmüş kurt rolünü giriyorlar. M. Demir, TKP’nin Avrupa Yılları’nın, Bilen’in Yakup Demir’e Stalin türü bir baskı uygulaması ile ilgili bölümden alıntı yaparak, “Ayrıca bu partide senin anladığın anlamda Stalin türü baskılar uygulayanlardan birinin kendin olduğunu galiba unuttun” diyor.

Stalin türü baskılar yoktu, disiplinli çalışma vardı

Federal Almanya Yöre Komitesi’nin sıfırdan var oluşu bir mucize değil de başarılı çalışmaların bir sonucuydu. Avrupa’daki TKP yanlısı örgütlerin motoru konumundaydı; hem üye sayısı bakımından, hem de çalışmalar bakımından. 1970’li yılların başında bir elin beş parmağı kadar insanla başlatılan çalışma birkaç yıl içinde durmadan gelişti, üye sayısı yüzleri buldu, geniş bir sempatizan çevresi oluştu. O dönemde Frankfurt’ta 15 günde bir çıkan İşçi Birliği’nin 5000 okuyucusu vardı. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, yurt dışındaki TKP örgütlenmesine damgasını vuran Federal Almanya parti örgütü oldu. 1981’den sonra politbüronun başlattığı tasfiyeler, kıyımlar partide ciddi bir duraklamaya başladı, o güçlü teşkilat iç ve dış olumsuz etkenler sonucu inişe geçti. Doğrusu, 1980 öncesi, parti organlarında yetenek ve gelişmişliklerine göre ikinci ya da üncü sırada yönetici olanlar, 1981’den sonra en zor dönemde en önemli yerlerde göreve getirildiler. Parti terkibi bozuldu, zayıf bir dönemde askeri cuntanın baskısıyla karşı karşıya kalındı. Parti kapanıncaya kadar bu böyle devam etti.

Böyle bir kazanım, disiplinli ve özverili çalışma ve üyeleri yetiştirme, koruma, fedakarlıklarını artırma sayesinde olmuştur. Hiç kimseyi zorla tutmadık, zorla çalıştırmadık. Yapılanlar hep gönüllülük prensibine bağlı kalarak gerçekleşmiştir. Çok değişik ortamlardan gelen, farklı farklı bilinç düzeyleri olan, farklı kültüre sahip insanları TKP bayrağı altında bir arada tutmak, süre içinde daha bilinçli parti üyesi haline getirmek ustalık isteyen bir işti. Ben ve arkadaşlarım işte bunları yaptık. Bu Stalin türü bir baskı değil, Lenin türü bir çalışma biçimiydi.

Sonuç olarak, Mustafa Demir’in TKP’nin Avrupa Yılları’na gösterdiği , TKP Avrupa’daki geçmişini çarpıtıcı ve doğru olmaktan uzak içerikli tepkisi, eski hastalıkların, hesabı görülmemiş sorunların, eleştirisiz parti yaşamından arta kalanların su yüzüne çıkmasını sağladı. Benim açımdan bu bir kazanımdır. Herkes eteğindeki taşı döksün. Önümüzü rahat görmek, kimlerle saf tutacağımıza isabetli karar vermek için bu gerekli. İnsanlar geçmişte sütten ağızları yandığı için artık suyu üfleyerek içiyorlar.

Metin Gür
17 Mart 2003
Almanya / Wuppertal
 
Düzenle - Geçmiş - Yazdır - Güncel Değişiklikler - Ara
Sayfa en son 11/05/2006 saat 01:43 tarihinde değiştirildi